Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

9 Nisan 2009 Perşembe

BU HAVALARDA…

Okuldayken nereden elde ettiğimizi hiç düşünme gereği duymadan ama kesinlikle kendimize temel bir hak olarak gördüğümüz, böyle havalarda hiç aksatmadan uyguladığımız bir aksiyondu firar etmek.
Sabah kalkarsınız hava olağanüstüdür. Okula gitmek gibi bir niyetle vapur iskelesinde buluşursunuz arkadaşlarınızla. Sonra o niyet birden yerini başka niyetlere bırakır ve sabahın köründe başlarınız gezmeye amaçsızca, boş boş.
Eh saat daha erken olduğu için birkaç saat etrafta dolansanız bile saat 11:00 de sinemada ilk seansı rahatlıkla yakalarsınız ve haftanın içi olması nedeniyle genelde sadece sizin olduğunuz ,size tahsis edilmiş hissini veren boş bir salonda izlemeye başlarsınız filminizi mısır patlağınızı yerken haşır huşur.
Film sonrasında haklı olarak acıkmış ve hala çoook zamanınızın olması lüksü ile yediklerinizin içeriğini, sağlık derecesini düşünmeden bişeyler yersiniz.
Hala zaman vardır ve kitapçılar dolaşılır, gözünüze kestirdiğiniz ya da uzaklığına aldırmadan, yolu gözünüzde büyütmeden o, çok sevdiğiniz cafeye gidersiniz uzuuun uzun sohbet edebilmek üzere.
Evet, hepsini bu havalarda yaparsınız. Şimdi benim yine yapabilmek istediğim gibi…

31 Mart 2009 Salı

ŞEKER KIZ NANE ŞEKERİ

Küçüklüğünde “neden bu kadar tatlısın?” sorusunu “çok şeker yiyorum da ondan “ diye yanıtlayan birinin bir süre sonra şeker oranının yükselmesi genetik faktörlerle de desteklenince kaçınılmaz oluyor tabii.
4 saat süren şeker yükleme testinin sonuçları böyle diyor. Çok tatlısınız!
Aslında bu oran bir fırlayıp bir de yerlerde sürünme eğiliminde olduğu için dengesiz bir durum oluşturuyor ( neyim dengeliyse?) Şeker dengesini koruyabilmek için sık sık yemek yemem önerildi. Sevinçle kabul ettim :) bu benim için zor bişey değil ki ben zaten sık ve çok yerim :) Bu son cümlemi söyleyince bir anlaşma yapmaya karar verdik doktorla evet sık yemekte mutabıktık ama çok yemek konusunda onu dinlemem ve normal miktarlarda, normal insanlar kadar yemem gerektiği konusunda zor da olsa ikna etti beni. Test sonuçlarımı göstererek…
Şimdi internette beslenme sitelerinde tırım tırım geziniyorum daha çok bilgilenmek üzere.
Kısacası bir sonraki ölçümlerime ve bu durumun geçici mi kalıcı mı olduğu anlaşılana kadar hayatımdaki tek şeker kendim ve dostlarım olacak :) Bu nedenle bir süre için üzülerek çikolata ve tatlı tekliflerinizi kabul edemeyeceğim :(

26 Mart 2009 Perşembe

YILDIZ SARAYI


Gezdim, gördüm, yazdım bölümümün bir süredir boynu bükük kaldığını düşündüm ve gönlüm buna razı gelmediği için bir süredir ara verdiğim yazılarıma müze gezilerim ile devam edeyim istedim.
Yıldız Sarayı’nı gezerken öyle büyük kalabalıklarla karşılaşmıyorsunuz. Hatta biz müzeye girdiğimizde baktık kişi başına bir güvenlik görevlisi düşüyordu. O kadar tenhaydı :) Belki de çok tehlikeli göründük bilemiyorum ama sonrasında iş normale dönüp 1 tane güvenlik görevlisi eşliğinde gezimizi tamamladık.
Uzuuun bir koridoru baştanbaşa geziyorsunuz bütün geziniz boyunca. Burada da sakin ve sükûnet içinde gezmenizin verdiği rahatlık ile ilgilendiğiniz detayları, aksesuarları daha rahat inceleme şansınız oluyor.
Gezi için ortalama 30–45 dk yeterli bir süredir.
Müze Kart geçerli, olmayanlar için giriş 10 TL
Saray müzesi binasının hemen yan tarafı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Şehir Müzesi olarak düzenlemiş olduğu 2 katlı bir bina. Çok başarılı bir sistematik ya da gruplama olmamakla birlikte dönemlerine ait, tablolar ve yazı takımları gibi eşyalar ve aksesuarlara ait bir sergi gezmiş oluyorsunuz. Bizim için buranın en cazip yanı Saray binası çok soğuk olmasına bağlı olarak buzlanmaya başladığımız süreci, buranın sıcaklığı ile durdurabilmemiz hatta buzlarımızı çözebilmemizdi :)
Şehir Müzesine giriş için ücret ödemeniz gerekmemekte, Yıldız sarayı biletinizle gezebilirsiniz.
İçinde yaşadığınız şehrin tarihini tanıma konusunda bir adım daha atmak isterseniz gezip görebileceğiniz, vakit ayırabileceğiniz bir aktivite.

25 Mart 2009 Çarşamba

NEDENDİR BİLMEM

Nazarlara mı geldiiiim, bu havalar mı havamı bozdu bilemiyorum ama bir rehavet çöktü üzerime ve yazamadım bir süredir.

Kendimi çayırlara, çimenlere, sulara , sellere atasım var, oturup yazmak yerine.

Gerçi bazı eylemler içerisindeyim daha sonra paylaşmak üzere :)

Bekleyiniz...

Not: Yeni yazılarımı soranlara kocaman teşekkürler :)

13 Mart 2009 Cuma

ÇOK GÜLDÜK, AĞLAMAYALIM

Ben hayatımda (kadınlar dışında) bilgisayar kadar sorun çıkartan başka bir şey görmedim. Üstelik yalnız kendisi sorun çıkartsa neyse…Bir alet, ilişkiye girdiği herşeyle sorun çıkartabilir mi? Bir bilgisayara yazıcı, tarayıcı, fotoğraf makinesi, kamera, cep telefonu gibi ne bağlamaya kalkışsanız ayrı bir dertle uğraşıyorsunuz. Her yüklediğiniz programla alet uyum sorunu yaşıyor.Bu kadar kaprisli kadın bile az bulunur. Hiçbiri yoksa da zaten ya“hardware” ya “software” sorunu vardır. Bir bilgisayarın sertlik ve yumuşaklıkla ilgili sürekli sorun yaşaması sizce de garip değil mi ?

Nane Şekeri'nin Yorumu:

Kitaplardan bahsettiğim "Kitaplığım" adlı bu bölüm sahiden kendi okuduğum kitaplardan oluşmakta.Bu nedenle de Yeni Çıkanlar, Çok Satanlar diye gruplayamamıyorum kitaplarımı.Kendi zevkime, düşünceme göre kitaplar bunlar.

Kürşat Başar'ın bu kitabını açıkçası kitabın içeriğini düşünmeden, yazarı çok beğendiğim için almıştım.Ama kısa yazılarından oluşan bu kitap aynı zamanda değindiği konulara keyifli bir bakış açısı sunuyor.Haftasonu okurken güzel vakit geçirilebilecek bir kitap.

11 Mart 2009 Çarşamba

KONTESLE DEVAM…

Aslında bizim, Kontes ile aynı anda, aynı ortamı kullanabildiğimiz dönemlerimiz de oldu geçmişte. Kendisi daha bebeyken ben de onu gezdirebiliyor, seviyor ve oynayabiliyordum.
Ama bir gün Kontes itaat eğitimine gönderildi. Ben de eğitim, itaat gibi kelimeleri yan yana duyunca sonuçta iyi bişeydir sandım.
Kontes gitti.
Kontes geldi.
Ama gelen dana gibi bişeydi( hala da öyle ). Benim eski minicik Kontesim diiil.
Yeni haline baktığımda itaat eğitimini düşünmeye başladım. Bu durumda o mu kampta aldığı eğitim sonucu itaat edecekti yoksa onu böyle semirmiş görenler mi Kontes’e itaat edeceklerdi? İşte bütün mesele buradaydı?
Ben hiç birine bulaşmayarak kendi seçeneğimi yarattım ve onunla aynı mekânda bulunmamayı seçtim. Çok daha sağlıklı :)
Her ne kadar oyun için bile olsa üzerinize koşarak gelen bir pitbull fenalaşmanıza neden olabiliyor doğal olarak...

10 Mart 2009 Salı

OTORİTE BUDUR!

Bir insanın köpeklerden sinir krizi geçirecek kadar korktuğunu ve evinde yaşayacak kadar yakın bir arkadaşının da bir pitbullu olduğunu düşünün!Şaka gibi değil mi?Ama değil, gerçek...
Ben köpeklerden acayip korkarım ve en yakın arkadaşımın da bir pitbullu var.Adı Kontes.
Böyle olunca da aynı evde pitbull ve ben bir araya geldiğimizde ya ben bir odaya kapanıyorum misafirliğim süresince ve Kontes rahatça dolanıyor evin içinde ya da o kafesine kapatılıyor ben evde rahatça dolanabiliyorum. Başka yolu yok.
Yine Kontesin kafesinde, benim de evde serbest olduğum akşamlardan birinde yemek hazırlığı içindeyiz. Arkadaşım, ben, annesi mutfaktayız diğer odada da kardeşi var hep birlikte konuşuyoruz. Bu arada Kontes dışarıda olamamanın, siniri ile havlıyor, hırlıyor, bağırıyor. Bir ara bağırmayı o kadar abarttı ki arkadaşımın annesi “Kontes suussssss!!!” diye bağırdı. Ve Kontes olduğu yerde sustu, sindi, dondu kaldı. Evde bulunan diğer kişiler olan ben, arkadaşım ve kardeşi de o güçlü emirden sonra sustuk, sindik, donduk kaldık.( Düşünüyorum belki de sokakta duyan başkaları olmuşsa onlar da aynı duruma geçmişlerdir )Ancak “Siz niye sustunuz? Devam edin!!!!”diye sadece bize özel ikinci emirle kaldığımız yerden devam edebildik.Kontes hala ilk aldığı emirin gereklerini yerine getirerek susuyordu.
İşte otorite böyle bişey.Bir tek “Sus!!!” demekle etrafınızdaki yaşayan herşeyi ve herkesi susturabilmek,”Konuşşş!!!!”dediğinizde de konuşturabilmek emirlerinizi hiç sorgulatmadan :)