Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

8 Ekim 2009 Perşembe

ANTAKYA GEZİSİ 4



ASİ NEHRİ

Şehrin tam ortasından geçen bölümünü görebildik. Nehrin daha ihtişamlı ve güzel göründüğünü düşündüğüm Asi Vadisini ve etrafındaki köyleri de görebilmeyi çok isterdim.

Belki başka sefere…

Akıntının göründüğü yönün tam tersine akması nedeni ile Asi dendiğini öğrendim.

Daha önceki halini bilen bir arkadaşım, çektiğim resmi görünce suyunun ne kadar azalmış olduğunu söyledi.


Asi Nehri Hakkında Vikipedi'de buduğum bilgi de aşağıdaki gibidir.


Orontes olarak da adlandırılan Asi Nehri Lübnan Bekaa Vadisi'nin doğu kısmından doğar ve Türkiye Hatay ilinden Akdeniz'e dökülür. Asi Nehri'nin toplam uzunluğu 450 km olup, nehrin büyük bölümü Suriye toprakları içinde bulunmaktadır.
Antakya ile Akdeniz'e doğal su yolu bağlanmış olan Asi Nehri'nin ortalama su debisi 30 m³/sn dir.

6 Ekim 2009 Salı

ANTAKYA GEZİSİ 3






































































ANTAKYA ARKEOLOJİ ( MOZAİK ) MÜZESİ
Antakya Mozaik Müzesi görmeyi en çok istediğim yerlerden biriydi. Merak ettiğime de değdi.
Aslında şehrin merkezinde arkeoloji müzesi olarak sadece mozaik salonu bulunmuyor. Lahitler de bulunmakta ama mozaik salonları çok görkemli ve güzel.
Roma ve Bizans dönemi mozaikleri sergilenmektedir.
Flash kullanmadan ve herhangi bir ek ücret ödemeden fotoğraf çekebiliyorsunuz.
Giriş ücreti 8 TL. Müze Kart geçerli. Bayram olduğu için yine ücretsiz gezdik :)

Foto1:Geometrik dekorasyon mozayiği
Foto2:Narkisos mozayiği
Foto3:Kuşlar mozayiği
Foto4:Soteria mozayiği
Foto5:Oceanus mozayiği - İstanbul Arkeoloji müzesinde bu amcanın resmini çekicem diye az uğraşmamıştım.Yine karşıma çıktı, yine çektim :)
Foto6:Mozaik salonlarından bir görüntü
Foto7:Nehir ilahları mozaiği
Foto8:Eros ve Psyche mozayiği
Foto9:Tethys Oceanos mozayiği - Nerde Okeanos amca var , Nane Şekeri çeker hemen fotosunu :)

ANTAKYA GEZİSİ 2















SAINT PIERRE (PETER )KİLİSESİ










Hıristiyanlığın ilk kilisesi ( ya da kiliselerinden ) olduğu tahmin edilen mağara içine oyularak yapılmış, eski dönemlerde Antakya’daki Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bir kilise.

Hıristiyan kelimesinin ilk olarak burada kullanıldığı düşünülmektedir.

Kilisenin girişinde taş bir sunak ile karşılaşıyorsunuz.

Zemindeki mozaikler dikkat çekicidir.

Kilisenin dağa açılan bir tüneli bulunuyor ( ben girmedim oralara ) .Bu tünelin gizlenme ve kaçmak için kullanıldığı düşünülmektedir.

Şimdilerde azalan, kayalardan sızarak toplanan suyun şifalı ve kutsal olduğuna inanılıyormuş.

Şu anda sadece müze olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Bayram olması nedeni ile Türklere ziyaret ücretsizdi.

Giriş 8TL.Müze Kart geçerli.
Foto1: Kilisenin girinin görüntüsü
Foto2:Giriş kapısının içeriden görünüşü
Foto3:Taş sunak
Foto4:Sunağın arkası.Ya da arkasındaki koltuk mu demeliyim?Bilemedim,sadece çektim işte :)

5 Ekim 2009 Pazartesi

ANTAKYA GEZİSİ 1










Bayram tatili gezimize kısa bir Antakya molasını da eklemeyi başarabildik.

Sadece bir gün vaktimiz olması nedeni ile Antakya’da belli yerleri gezebildik. Antakya, gördüğüm kadarı ile öyle bir günde anlayabileceğiniz, görebileceğiniz, çok da fikir beyan edebileceğiniz bir yer değil. Umarım bir kez daha detaylı şekilde görebilme imkânım olur.

Şehrin, tarihi yerleri, lezzetleri ve iç içe geçmiş kültürü ile ne kadar gizemli ve güzel ise yeni şehirleşmesini de o kadar estetikten uzak buldum.

Bayramın ilk gününü Antakya’ya ayırdığımız için pek çok yerin kapalı olması ile karşılaştık. Örneğin Sultan Sofrası adında çok ünlü olduğu söylenen restoranda yemek yiyemedik. Bütün gezimizde ne kadar çok ve aralıksız yediğimizden sık sık bahsetmiştim. Sultan Sofrasında yemek yiyememenin üzerimizde nasıl travmatik bir etki yarattığını artık siz de kolaylıkla tahmin edebilirsiniz :) Ama bu bizim hızımızı kesmeye asla neden olmadı.

Sabah köy kahvaltısı yapmak üzere yolda atıştırmalık yediğimiz poğaçalarımızın etkisi azalmaya başladığından hızla kahvaltı mekânı aramaya başladık. Karkışla’da bu şekilde güzel köy kahvaltısı yapabileceğimiz yerler olduğunu öğrenerek yemekle randevumuza doğru yola çıktık. Çıktık ama yolda ne bir tabela, ne bir işaret, ne de bize umut verecek kahvaltı mekânları göremeyince arabamızda bulduğumuz Bolu’da alıp varlığını unuttuğumuz çikolata ve bisküvi stoklarımıza sarıldık hemen.

Yol, etrafta kahvaltı mekânı olduğu konusuna ciddi derecede umut kırıcıydı. Tam dönelim artık başka yerde bir şeyler ararız derken karşımıza Karaköse Çay Bahçesi diye bir yer çıktı:)

Beklediğimize değmiş ve muhteşem kahvaltımıza ulaşmıştık. İçinde rahat rahat yayılarak kahvaltımızı yapabileceğimiz küçük bir kulübede yaptılar servisimizi. Çok keyifliydi. Bahçesindeki masaları ayaklarınızı suya sokabileceğiniz küçük havuzlara yerleştirmişlerdi.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra biraz dinlenip, biraz sohbetten sonra artık tarihi yerlere gitmek üzere yeniden düştük şehir merkezine doğru yollara.

İlk durağımız olan Saint Pierre Kilisesi bilgileri için yarın burada buluşalım mı? :)
Foto1: Kahvaltı mekanımızın bahçesi.Masalar suyun içinde.
Foto 2: Semaverde çay keyfi
Foto 3: Köy kahvaltımızın bir kısmı.

2 Ekim 2009 Cuma

TÜRK KAHVESİ TERCİH EDERİM...



İtalyan misafirlerimizden birine kendim içerken ayıp olmasın diye içtiğim earl grey çaydan isteyip istemediğini sordum.

İstemem dedi.

Ben Yeşil çay içer misiniz ? dedim
İstemem dedi.
Ben sustum.

O'nun da Türk damak zevkini mi test edesi tuttu nedir? Daha çok kahveyi mi , çayı mı tercih edersiniz dedi? Bu soruyu herhangi biri sorsa çeşitli kahvelere olan düşkünlüğümü uzuuun uzun anlatırdım ama bu kez öyle yapmadım :)

Çoğunlukla çayı tercih ederim, kahve içersem de sadece Türk Kahvesi içerim dedim :)

Bilsin, biz kahvemize sahip çıkaaaar, ilk tercih olarak da onu seçeriz :)

Kendimce sahip olduklarımıza , sahip çıktım işte ...



1 Ekim 2009 Perşembe

MERSİN GEZİSİ 4
















YEDİK… İÇTİK… ÇATLAMADIK

Ama kilo aldık tabii…

Aslında bu geziyi gezip görmeden çok sürekli bir yemek yeme gezisi olarak özetlemem sanırım yanlış olmayacak.

Gezinin başında “…Ya çok yedik… Ama daha yeni yedik, bunu da yersek çok olmaz mı?” derken kısa sürede hemen duruma yüksek bir adaptasyonla yemek yeme şansımızı, yeni tatlar deneme seçeneklerimizi sorgulamadan, teeek tek gerçekleştirdik. Önümüze yemek geliyordu ve biz yiyorduk, sonra başka bir şey geliyordu onu da yiyorduk, sonra bir başkası şeklinde sabahın erken saatlerinde başlayan yemek serüvenimiz gecenin geeeç saatlerine değin sürüyordu. Biz bu durumu çabuk kabullendik :)

Neler yedik? Neleri denedik? Şimdi sıralamaya başlıyorum :)

Tantuni

Eh Mersine gitmişken yemeden olmaz diyerek ilk yemek düzeni bozumlarımıza tantuni ile başladık.

İstanbul’da 1-2 kez yemiştim ve pek sevmemiştim. Ama kaynağında yiyince işin rengi değişiyormuş. Olağanüstü bir şey :)Şimdi yine İstanbul’da yemiyorum o kadar güzel değil diye :)

Tantunimizi “açık” olarak tanımladıkları dürüm şekli ile yedik. Lüp lüp ağza atılması da çok kolay oluyor :) Daha az yağlı isterseniz biftek istiyoruz deyin dediler bilenler. Biz de öyle dedik o şekli ile de yedik. Üzerine limon sıkın böyle yenir dediler üzerine limon da sıkıp yedik bol bol, gündüz gece. :) Limonlu şeklini ben pek sevmedim.

Sıkma Börek

Sıkma böreğin resmini çekmeyi unuttuğumu yedikten sonra fark ettim :( Burada görüntüleyemeyeceğim.

Peynirli, dürüm şeklinde gözleme olarak tanımlayabilir, yine çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim.

Kerebiç

Bu bir çeşit tatlı. İrmikli bir hamuru içli köfte gibi şekillendirip içine fıstık ya da ceviz koyarak hazırlıyorlar. Tatlının en ilginç yanı kreması. Çöven kökünün kaynatılarak elde edilen sıvının krema haline gelene kadar çırpılıp fazla bol şeker ile krema haline getirilerek yapılıyormuş. Kerebiç tatlısını bu köpük gibi kremaya batırarak yiyorsunuz.

Çok fazla tatlı, kreması hafif buruk bir tada sahip. Önce 1–2 lokma tadına bakılıp beğenilirse 1 porsiyon söylemenizi tavsiye edeceğim.

Ben çok çok beğendim.

Cezerye

Bunu sanırım hemen herkes biliyordur. Havuçlu lokumlar diyordum ben ama burada döner gibi yaprak yaprak kesilerek satıldığını gördüm. Bu şekli de çok güzel. Hep dikdörtgen prizma şekline alışık olunca böylesi değişik geldi.

Gittiğinizde mutlaka almanızı önereceğim. Ben oldum olası çok severim, objektif bir yorum getiremeyeceğim.

Dondurmacı Halil’den aldık. En meşhuru o dediler. Pişman da olmadık. Cezeryemizi alırken dondurma yemeyi de ihmal etmeyerek yeme içme yüklemelerimize son hız devam ettik :)

Şalgam Suyu

Küçükken, dolapta görüp, meyve suyu sandıktan sonra birden içerek hiç beklemediğim bir tatla karşılaştıktan sonra nefret ettiğim, bir daha da sevemediğim içecek.

Mersinden almadan dönemeyin dediler. Bunu pek seven ev halkıma hediye olarak aldım ve getirdim. Sevenler harika bir şey olduğunu söylediler. Kendim test etmedim.

Ciğerci

Ciğercileri çok ünlüymüş ciğer yemeden dönmeyelim düşüncesi ile bir de ciğerciye daldık. Ama ben ciğerden de nefret ettiğim için yemedim. Yiyenler beğendiler. Daha çok gecenin bir vakti ciğer yemek tuhaf geldi :)

Kahvaltı

Dönüş yapacağımız günün sabahı sahilde kahvaltı yapmaya karar vererek yine mutlaka gitmemiz için Jasmin Cafe’yi önerdiler. Biz de gittik bol bol olan açık büfeden bool bol faidelendik :)
Foto 1: Mersin sahil görüntü
Foto 2: Açık tantuni
Foto 3: Tantuniyi limonlama aşaması
Foto 4 : Kerebiç
Foto 5 : Kerebiç içi açılmış şekilde

30 Eylül 2009 Çarşamba

MERSİN GEZİSİ 3



KIZKALESİ

Cennet – Cehennem gezisinden sonra Erdemlide Kızkalesi’ni görmeye gittik. Havanın bir kapatıp, bir açması yüzünden bizim gittiğimizde denize giren pek yoktu ve pek de hareketli değildi Ama Mersinli arkadaşlarımızın bize anlattığına göre yaz dönemlerinde son derece kalabalık ve hareketli olan bir yermiş.

Erdemlide gezip görecek, doğa ve tarihi güzellikler bolca var ama biz vaktimizin çok yeterli olmaması nedeni ile sadece Kızkalesi mevkiini görebildik.

Balık restoranları bol ve çok güzelmiş. Aslında akşam için balık yeme planındaydık ama yemediğimiz şey kalmayınca balığa yer bulamadık.

Kızkalesi’nin hikâyesini sorduğumda İstanbul Kızkulesi’nin hikâyesi ile aynısını anlattılar. Başka bir efsane olabilir mi diye nette araştırdığımda da aynı şeye rastladım.

Sadece 2 güne çok şey sığdırmak zorunda kalınca yeterince zaman ayıramadan bazı detaylardan mahrum kalarak gezebiliyor ve görebildiklerinizle yetinmiş oluyorsunuz.

Kızkalesi sahilinde çok daha uzun zaman geçirebilmeyi çok isterdim.

Belki başka sefere…

Sizleri çektiğim Kızkalesi fotoğrafları ve efsanesi ile baş başa bırakıp, yarın yeme içme faslına geçeceğimden, büyük bir iştahla burada bekliyorum :)


Kızı yeni doğunca oralarda adet olduğu gibi küçük kızını kâhine götüren kral, kızının 19 yaşına gelince bir yılan tarafından sokularak öldürüleceğini öğrenir. Bunu önlemek için de denizin ortasına bir kale yaptırır ve kızını orada tutar. Kız 19 yaşına gelince kalede şenlikler verilir. Bu şenliğe davetli bir köylü kadın da bağında yetişen nefis üzümlerden bir sepet hediye götürür. Fakat dalgınlığından sepetin içine giren yılanı görmez. Prenses üzümü çok sevmektedir. Herkes gittiğinde yemek üzere üzüm sepetini odasına gönderir. Herkes gittiğinde odasına çıkan kız üzüm yemeye başlar ve yılan kızı sokarak öldürür*.

*Vikipedi’den alınmıştır.