Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

8 Aralık 2009 Salı

TURKUAZOO



















Turkuazzoo’yu gidip göreli bir süre oldu ama düşüncelerimin hepsi o kadar olumsuzdu ki hemen fikirlerimi paylaşmak istemedim. Kızım Nane Şekeri bir dur hele soluklan, sakinleş sonra yazarsın dedim kendi kendime.

İyi ki de öyle yapmışım. Şu anda düşünüyorum da bazı noktalara fazla kendi penceremden bakmışım ve acımasız davranmışım. Bu görüşlerim farklı bakış açıları ile anlatılabilirken bazılarında kesinlikle ilk duyduğum öfke aynı şiddetle devam etmekte ve hep devam edecek gibi.

Oysaki
ne kadar büyük bir hevesle haber vermiştim ilk açılışını.

Böyle ağırlıklı olumsuz ifadelerle başladığım Turkuazzoo gezi yazımın detaylarına hemen geçiyorum.

İstanbul Bayrampaşa’da Forum Alışveriş Merkezi alanlında alışveriş merkezine girmeden ziyaret edebileceğiniz bir yer.

Organizasyon zayıflığı nedeniyle ilk sorun bilet almak için oluşturulan sıra(sızlık) ile başladı. Neyse uyardık ve sorunu çözme konusunda iyi niyetle hareket etti personel.

Ziyaretçi profilini kendimce iki gruba ayırarak düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

1.Sualtından zevk alan ama bu canlı türlerini ilk kez görecek ziyaretçiler

2.Deniz ve su alemine ilgili ve bu konuda bilgili ziyaretçiler


1.Sualtından zevk alan ama bu canlı türlerini ilk kez görecek ziyaretçiler:


Televizyonda ya da fotoğraflarda gördüğünüz ve yakından nasıl göründüklerini merak ettiğiniz canlıların en temel olanlarını bu şekilde topluca görmek keyifli, hatta heyecan verici olacaktır. Hele çocuklar için unutulmaz :)

Pek çok tatlı ve tuzlu su canlı örneklerini görebiliyor ve fotoğraflarını ( kadrajda yakalayabildiğinizde ) çekebiliyorsunuz. Çok hareketli oldukları için ve makinem çok yeterli olmadığından ben istediğim sonuçları elde edemedim.

Balıkların sınıflamaları zayıf yapılmış ve kalabalık nedeniyle uzun uzun inceleme ve okuma fırsatını bulamayabilirsiniz.

Ama yine de müren, vatoz köpekbalığı, denizyıldızları… gibi canlıları yakından görmek keyifli olacaktır.

En keyifli alanlardan biri de üzerinden balıkların geçip gittiği bir tünelden geçmeniz.Ben daha geniş ve uzun beklerken yurtdışında böyle bir akvaryumu gezen arkadaşım Turkuazoo’daki tünelin gayet başarılı ve daha uzun olduğunu söyledi.Bu yorumu sizinle de hemen paylaşıvereyim burada :)

Ama kalabalığa dikkat! Saygısız insan grupları tadınızı kaçırmasın.Kendileri fotoğraf çekerken kimseyi yaklaştırmayan ama gezerken orada fotoğraf çekilip çekilmediğine dikkat etmeden sizin önünüzden geçiveren bir den çok insanla karşılaşabiliyorsunuz.Benim davranış bozukluğu olarak adlandırdığım bu durum öfkemin asla azalmayacağı ve aklımın hala alamadığı örneklerden ilkidir.Gözünüzün içine baka baka geçen insanlar(!) ya da kadrajınıza rahatlıkla elini uzatanlar!!!


2.Deniz ve su alemine ilgili ve bu konuda bilgili ziyaretçiler:



Eğer siz de benim gibi bu gruba dahil iseniz dikkatle bu bölümü okuyup bu aktiviteye para verip vermemeyi iyi düşünmenizi önereceğim.

Turkuazoo’daki canlıların %95 nin içini dışını iyi bildiğim için canlı türleri açısından beni heyecanlandıran bir yenilik beklemiyordum. Ben daha çok büyülü bir ortam, güzel bir sistematik ve güzel bir gezi parkuru umudu ile gitmiştim ama önceden özetleyeyim izlenimimi tam bir hayal kırıklığı içinde çıktım, verdiğim paraya çok acıdım.

Öncelikle girdikten sonra sizi belli bir akış ile gezeceğiniz sıralamayı bekliyorsunuz ama alan o kadar kötü düzenlenmiş ki tuhaf bir karmaşa karşılıyor sizi.

Sonrasında havuzların içersindeki hayvanların çeşitlerinin bilgilendirme zayıflığı ve bu bilgiyi sunmalarındaki başarısızlığı görüyorsunuz. Havuzların daha yüksek bölümlerine bu bilgiler konabilir ve balıkların önündeki birikmeden dolayı arkada kalanlar bilgileri okuyabilirler öylece bakıp bakıp “bunların hepsi balık” bakışı atmazlar havuzlara.

Sonrasında balıkları biraz yakından incelediğinizde hırpalanmış, kuyruk ve sırt yüzgeçleri hasarlanmış olarak görmektesiniz. Sebebini tam çözemedik transport sırasında olmuş olsa onların önce tedavisi yapılıp sonra sergilenmeli. Bizim bu konudaki teorimiz, yapılan havuz ortamı ile hayvanların uyumsuzluğu ya da strese bağlı kendilerini saklamak isterken havuzda hasarlandıkları.

Nasıl strese girebilir ki bu hayvanceğizler öyle değil mi?Hemen söyleyeyim.İnsanlar akvaryum tanklarına vuruyorlar!Hatta bir adam sırf çocuğu görsün diyeymiş bir ahtapotu yuvasından çıkarmak için bir süre aralıksız akvaryum tankını yumrukladı!!!! Düşünebiliyor musunuz akvaryumu yumruklamak! Bu, bırakın öfkemin geçmesini düşündükte daha da arttıran bir durumdu. Bir süre şaşkınlıktan bişey diyemedim ama sonra lafımı çaktım.

Hemen ortama geri dönüyorum. Havuzlardaki tüm bölümler yapay. Bu da ilgi çekici değil. Arkadaşımın evindeki resif akvaryumunu da görünce insan evde böyle güzel bir şey yapabiliyorken burada neden yapılamamış? Diye düşünmeden edemiyor.

Gezerken kötü hazırlanmış parkurun bir azizliği olarak kafanızda gezip görmediğim bölüm kaldı mı diye düşünmek zorunda kalıyorsunuz.

Biz atladığımız bir yer olmadığına karar verip çıkarken köpek balıklarının ekolojik dengedeki yeri ve önemini gibi önemli, bilgilendirici bir konuyu büyük bir heves ve inançla anlatan arkadaşın karşısındaki dinleyici profiline gözüm ilişti. Buraya banlar koymuşlar bu bilgileri ziyaretçiler dinlerken kullanabilsin diye ama bu bankaları konuyla değil de yorgunluklarıyla ilgilenen teyzeler işgal ettiği ve çocuğa da sırtlarını döndüğü için ilgilenenler ayakta bir kalabalık oluşturmak zorunda kalmıştı. Alanın plansızlığına bir örnek daha…

4 kişi gezdik ve hepimiz sonunda aynı görüşteydik. Zaman kaybı oldu bizim için.

Şimdi yakınlarda daha büyük ve yenisinin açılacağını duyarak onu ziyaret etmeye karar verdik.

Küçük bir öneri daha… Mümkünse hafta içi gidin, aksi halde kabalıkla karşılaşıp, zorunlu bir sevgi yumağı oluşturmanız gerekebilir :)


Çektiğim fotoların açıklamaları…

Foto1:Vatoz köpekbalıkları

Foto2:Havuzların görünüme bir örnek ( bu en iyilerinden biriydi)

Foto3:Denizyıldızı. Yalvarıyor gibi di mi? İnsanlar denizyıldızlarını ellerine alıyorlardı ve bunun onlara zarar verdiklerini hiç düşünmüyorlardı :(

Foto4:Müren kardeşler :)Müren balıkları toplu halde

3 Aralık 2009 Perşembe

YENİ AY


Ben de nihayet gittim, gördüm salgın serimizin ikinci bölümünü.

Öncelikle ilk filmden daha çok özenildiğini ve daha güzel olduğunu söylemeliyim. Yeni Ay, kitapların içinde depresif yönü en yüksek ve en durağan olanı ve film de doğal olarak bu nedenle ilkine göre daha durağan. Bu noktada uçan vampirler falan bekleyenler var ise biraz hüsrana uğrayabilirler.

Film, çok abartılmadan bir aşk hikâyesi olarak düşünülerek izlenirse daha mantıklı olur diye düşünüyorum. Öyle fazla anlamlar yüklemeye, vampirler aslında şöyle, kurt adamlar böyle olmalı yaklaşımı filmin tadını kaçıracaktır.

Filmde Edvırd ve Ceykıp ay parçalarının ne kadar göz doldurucu olduğunu bir kez daha tanık oluyorsunuz :)

Bana ilginç gelen, dikkatimi çeken sahneleri de belirtmek isterim. Ceykıp kardeşceğizimin ( bakın üstüne basaaa basa kardeşim diyorum burada sonradan başka şeyler düşünülmesin hakkımda : D) Bella kızımız motosiklet kazası geçirdiğinde müdahale sahnesindeki görüntüsü çok hoştu.

Edvırd’ın Bella’nın öldüğünü sandığı sahnedeki görüntüsü çok komikti, bir süre sonra Edvırd’dan “Nayııır!!!! Nolamaaaaz!!!” demesini beklemedim değil :D

Bana göre en göz dolduran sahnelerden ve karakterlerden bir Volturigillerden Aro idi. Çok başarılı bir seçim olmuş. Bir taraftan Aro’nun susuzluğunu giderme isteği ile mücadelesi, diğer yandan özel yeteneklere olan merakına yenik düşmesi, bu arada zarafetinden hiç bişey kaybetmemesi ama aniden ortaya çıkan psikopat yanını oyuncu süper verebilmiş. Bayıldım.

İzleyici profiline bakmamız da keyifli olacak diye düşünüyorum. Çünkü nerdeyse bütün salon yanında “Bu filmin neresi hayranlık uyandırıyor?Benim burada işim ne?” diye etrafa bakan Y kromozomlu arkadaşlar ve onların yanında “Allahım bunu bile anlamıyor” diye bakan fazladan X kromozomlu arkadaşlarla doluydu :) Hatta yanımdaki kızın erkek arkadaşı Edvırd’ın nasıl olup da gün ışığında bazen parlayıp bazen parlamadığını sordu (mantıksız gelmiş işte :)).Kız da böyle bir soruyu nasıl sorabilirsin ses tonuyla “Çok basit , diğerinde güneş ışınları direk geliyordu burada değil!cık..cık..cık” şeklinde yanıt verdi :D ben koptum :D

Film çıkışında da sus pus erkekler ve film yorumlarını havalarda uçuran hatunlar şeklinde bir tablo vardı :) Genelde kız arkadaşlarıyla da geldikleri için ( iki tane erkek yoktu valla gruplar içinde ) erkekler kendilerine yakın bulabilecekleri kimseyle yorumlarına girişemediler :)

Özetle, seriyi takip edenlerin izlemesini önereceğim, ama izlemeyenlerin ilk olarak bu seriden başlamasını önermeyeceğim . İlkine göre konu olarak daha durağan olmasına rağmen ilk filme göre daha güzel çekilmiş.

Bana kalırsa izlemeyen ama neresinden başlasam nasıl yapsam diye merak edenler var ise eğer tamamen içine dalmak istiyorum bu akımın derseniz önce kitapları okuyun sonra filmleri sırasıyla izleyin. Yok, bana film yeter derseniz filmleri de mutlaka ama mutlaka sırasıyla izleyin.

Keyifli seyirler…

1 Aralık 2009 Salı

HEZİMET

Bir şeyler oldu son zamanlarda bana. Yemek yapmak istediğimde elimden pek de iyi şeyler çıkaramaz oldum.

Önce beşamel sos sıralama karışıklığı ile başlayan bu durum en son Çikolatalı Beze yapma hamlem ile devam etti.

İlk yaptığım yemeğin yaprak sarması olduğuna güvenerek her yaptığım ilk denemenin istenen sonuca ulaşacağını da bilir(i)dim.

Geçen gün de ilk kez çikolatalı beze yapmaya karar verdim. Ekledim, çırptım, karıştırdım malzemeleri ama öyle kıvamlı bişi olmayıp, küçük parçalar halinde şekillendiremeyince ben de yaratıcılığımı kullanayım bari deyip tepsiye bütün malzemeyi döküp fırınladım.

Hayalimde tepsinin içinde kabaran kocaman bir beze var :)

Ama sonuçta fırından çıkan mamul pek öyle olmadı. Evdekilere yedirince babam” Nane Şekeri, bu gayet güzel bişey (!) olmuş ellerine sağlık” dedi. Annem ise “Aaa bak ne güzel ıslak kek gibi olmuş çok lezzetli “dedi ben karşılarında sinirden tepinirken.

Düşünsenize kıtır kıtır beze yapmak istiyorsunuz ve benzediği şey “ıslak kek”!!!!

Benim de mi genlerimle oynandı? Ben de mi genetiği değiştirilmiş bir Nane Şekeriyim? Nerede benim topraklarından dünyanın en ünlü aşçılarının çıktığı memleketimin doğal genlerim?

Ama pes etmedim şu beze olayını tekrar deneyeceğim bakalım bu sefer yola beze yapmak için çıkıp sonuçta mantı kıvamında bir şey mi yapacağım?

Deneyip göreceğiz…

Neyse bu sefer de kimse zehirlenmedi hane halkımdan çok şükür :)

Not: Bildiğiniz, denenmiş beze tarifiniz varsa insaniyet namına bana yazınız n’olur.Ben hep böyle denemelerle ailemin ve çevremdekilerin sağlığını daha fazla tehlikeye atmak istemiyorum :)


26 Kasım 2009 Perşembe

25 Kasım 2009 Çarşamba

GÖÇEBE



37 farklı dilde 40 milyondan fazla satan "Alacakaranlık" Serisinin yazarı Stephenie Meyer'den aşk ve heyecan dolu bir roman daha…"


Stephenie Meyer, görkemli zihnini ve ruhunu kullanarak karanlık hikâyelerini inanılmaz bir aydınlıkla okuyucularına sunuyor. Kahramanları ne kadar büyük acılar çekse de, Meyer hikâyelerini ışık ve umutla doldurmayı çok iyi beceriyor."Orson Scott Card, Ender Serisinin Yazarı


"Harika, yaratıcı, özenli ve güçlü bir roman. Göçebe'yi okuyacakları uyarıyorum: Bu kitap sizi ele geçirecek, saatlerce elinizden bırakamayacaksınız. Son kelimesine gelene kadar aklınızdan çıkmayacak. Stephenie Meyer, kahramanlarını ve hikâyesini, Stephen King ve Isaac Asimov karışımı bir usta gibi ahrmanlamış."Ridley Peason, Beşikteki Flüt'ün Yazarı


"Büyüleyici, tutkulu ve eşsiz bir psikolojik gerilim. Stephenie Meyer, Göçebe'yle 'çift karakterli olmak' tanımına yeni ve şaşırtıcı bir anlam yüklüyor."Katherine Neville, Sekiz'in Yazarı


Nane Şekeri'nin Yorumu :


Stephanie Meyer’ın Alacakaranlık serisinin haricinde yazdığı bir kitap.Etrafımda kitabı okurken pek çok kişinin yorumundan bu kitabın da serinin devamı olduğu sanıldığına tanık oldum.Tamamen bağımsız konusu ve işlenişi olan bir kitap.

Göçebe’nin serisi yok tek bir kitap.

Dünyanın ve birbirimizin kıymetini tüm insanlığın bilmediğine karar vermiş, bari bu güzel şeyleri biz kullanarak nasıl iyi şeyler yapabileceğimizi gösterelim isteği ile dünyayı istila eden ruhlar var bu kitapta.

İnsan bedenlerini ele geçirip insanların ruhunu çıkarıp kendileri içine girerek gelişmiş teknolojileri ile birlikte bizim gezegenimize yerleşiyorlar. Onların yaşamında kötülük, sevgisizlik, değer bilmezlik, saygısızlık ve para yok.Birbirleri ile son derece uyum içinde yaşıyorlar.Avcı olanları dışında da savaşmak ile uzaktan yakından hiçbir ilgileri bulunmayan canlılar.

Bu arada tam olarak tüm dünyayı ele geçiremiyorlar onlara hala direnen insanlar da olunca etraf o kadar da güllük gülistanlık olmuyor tabii.

Bütün bunlara ek olarak yeni bir bedene yerleştirilen ruh , eski ruhtan tamamen kurtulamayınca işte o zaman başlıyor macera.Bir bedende birbirinden farklı iki ruh yaşamak zorunda kalırsa neler olur?

Okumak lazım :)

Yolculuklar, kalabalık ortamlar için okuması gayet uygun bir kitap. Yer yer konuyu fazla irdeleyerek fazla vakit harcatıyor okuyucuya. Alacakaranlık serisi kadar dinamik bir kitap değil. Fakat yazar bu kitapta da mükemmel, nerede ne yapmasını, ne söylemesi gerektiğini bilen sevgililer ( daha doğrusu mükemmel erkek) yaratmak konusunda çok başarılı. İlk seri ile tek bağlantısı da bu zaten :)

Keyifli okumalar…

24 Kasım 2009 Salı

2012



Filmin gösterime girdiği gün koşa koşa gittim büyük bir görsel şölen izlemeyi umarak. Ama umduğumu bulamadım.

Elde bu kadar konuşulup, tartışılan bir konu varken bu kadar sığ ve yetersiz bir film çıkarılamazdı bana göre.

Ekşın yapalım demişler tam yoğunlaşırken “aaaa ama duralım biraz başkanımızı övelim onu kahraman gösterelim” demişler tam buna odaklanırken “durun durun biraz aşk ekleyelim”adımına geçiveriyorlar ama ama hani romantizm diyecek oluyorsunuz “size bu kadarı da çok kardeşim şimdi sırada sonradan kıymet bilen bir aile babası ve onun ailesi üzerine eğilme zamanı” diyerek büyük bir kahraman yaratmaya çalışıyorlar.

Özetle, klişe belli başlıkları sıralayalım ama bunu nasıl sıralarsak sıralayalım fark etmez diye anlamsız bir akışı var filmin.

Görsel yanlarını da pek etkileyici bulduğumu söyleyemeyeceğim. Ekibimizden 2 arkadaş filmden gerildiklerini, benim ne durumda olduğumu sorduklarında”gayet sakin bir şekilde niye ki?” diye sordum, cevap şu oldu “ ama Nane Şekeri dünya yıkılıyor senin umurunda değil” :)

İnsanın elinde böyle konuşulan bir konu olur da hiç mi gizem, hiç mi heyecan katmaz? Katmamış işte.Biraz kehanetlere, olayların gelişimine , bu konuya olan itiraz ve inançlara değinselerdi keşke.Havada kalıyor bir sürü şey.

Film bitip salondan çıktığımda da hangi filme gittiğim konusunda bile düşüncelerimde bir etki yaratmamıştı.

Tek söyleyeceğim, benim film izlemeye gittiğim ekibim süperdi. Uzun zamandır göremediğim sevdiğim arkadaşlarımı görmek o akşama dair elle tutulur tek şeydi.

Keyifli Seyirler…

23 Kasım 2009 Pazartesi

GÜNLERDİR NERELERDEYİM BEN?

Bundan 2 hafta önce grip oldum, hemen koştum doktorumuza. Doktor, reçetemle birlikte bir de istirahat yazdı ve ben de hafta sonumu uslu uslu yatarak geçirdim evimde ve haftaya zımba gibi başladım.

Hastalıktan eser yok!

Canavar gibi bünyem sildi süpürdü mikropları derken tam bir hafta sonra hiçbir belirti göstermeden küt diye yatırdı beni.

Bu kez beni hastane paklar diye attım kendimi acile. Doktordan en domuzundan bir hastalık teşhisi beklerken doktor muayene sonucunda normal bir grip geçirdiğimi kısa sürede tekrarladığı için de istirahat ve hafif ilaçlarla geçirebileceğimi söyledi. Hiç telaş yok, gayet sakin sakin konuşuyor benimle.

Bu arada ben kendimi telaşlandıran şeyi doktora söyleyiveriyorum. İştahım yok!

Evet, benim o dillere destan bitmek ve gitmek bilmeyen beni hiiiç terk etmeyen iştahım kayıp, yok ortalıklarda!

Doktor, bunu duyunca içeriğini sonra okuduğumda gördüğüm ilaç türlüsüne benzer bir serum hazırlatmış ve beni hastanede 1 saat yatırdı ve uzun bir süre istirahat önerdi.

Ben de nerede olduğunu bulamadığım iştahımı arar vaziyette evde yattım durdum.

Enerjimi azaltmasın diye bilgisayar ve TV den uzak durarak bol bol okudum ve önümüzdeki günlerde burada paylaşmak üzere bir kitap listesi yaptım :)

Benden şimdilik haberler bu kadar, sizler de iyi bakınız kendinize…