Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

13 Ekim 2009 Salı

HERKESİN DÜZEN ANLAYIŞI FARKLI İŞTE























Diyerek kendi derleme toplama işlerime kimseleri karıştırmam. Ammaaa bazen öyle şeyler oluyor ki ben bile durumumu açıklayıcı birşey bulamıyorum.

Sevgili Gelinnciğim, blogunda askılıklardan bahsederken hatırladım. Benim de vardı böyle bir askılığım ve fonsiyonelliğine , toparlayıcılığına hep hayran kaldığım pek faideli bir eserdi.

Kullandığım dönemlerde sanırım üzerine eşya yüklemeyi biraz (!) abartmış olacağım ki ( ee tabi üzerine, pantolon, şemsiye, mont, kazak, çanta... elime ne geçerse astığım için ) birgün ders çalışırken gözümün önünde birden boylu boyunca devrilivermişti :)

Önce ne olduğunu anlayamadım .Tabiii böyle durumlarda bir kabahatli aramak adettendir.Ben de gördüm ki kabahatli , o, son olarak kendini askıya asan ,içi ders notlarımla dolu sırt çantasının ta kendisi değil miymiş? :)

Şimdi Gelinn'in blogunda görünce bir tane alsam mı acebağ diye düşünüyorum.İşime yarayabilir!
Ayaklı askılık kullanmadığım bu dönemlerde kapı arkası askılıklarımın ( nedense :)) düşmelerine çok kez şahit oluyorum.Hep o, çantaların , pantolonların yüzünden tabii :) Nasıl da gidip üst üste yığın halinde buluyorlar o askıları benim bu eşyalarım?

Anlayamadan şaşıp kalıyorum vallahi ? :D

12 Ekim 2009 Pazartesi

TARLA KUŞUYDU JULIET

Düşünün, Romeo ve Juliet birbirlerine kavuşmuşlar, evlenmişler üstelik 30 yıla da yaklaşmışlar evliliklerinde.

Evliliklerini de asi mi asi, kendilerine karşı sevgi dolu (!) bir kız çocuk ile süslemişlerdir.

Ama takdir edersiniz her evlilikte yıllara bağlı anlaşmazlıklar, pişmanlıklar yaşanabiliyor. Çiftimiz de Romeo ve Juliet olunca böyle anlarında ilişkilerine ikide bir mezarından çıkıp çıkıp gelen Shakespeare müdahale etmek zorunda kalıyor :) Eh Shakespeare’in desteği de pek bir ilginç oluyor :)

Ve böylece başlıyor ev içindeki kahkaha dolu olaylar :)

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda bu sezon gösterilmeye başlayan mizah yazarı Ephraim Kishon’un gözünden Romeo ve Juliet’in anlatıldığı oyunun dün izledim.

Olağanüstüydü!...

Romeo’yu Engin Alkan canlandırıyor. Ve her zamanki gibi muhteşem bir performans sergiliyor. Zaten herhangi bir işte küçük bile olsa Engin Alkan’ın imzasını görürsem hiç sorgulamadan, tereddüt etmeden o oyunu izler, Engin Alkan’ın seslendirmelerine bayılırım.

Engin Alkan, oyunda harikalar yaratırken bu konuda hiç de yalnız değil. Sevgili Juliet’i ( Özlem Türkad ) , Shakespeare ( Çağlar Çorumlu) ve sevgili kızı Lukretia ( Murat Bavli) da kendisine aynı başarı ile eşlik ediyorlar bütün oyun boyunca.

Oyunda kimse kimsenin önüne geçmiyor, hiç kimse diğerinin performansı altında ezilmiyor, geride kalmıyor. Müzikleriyle ve temposuyla sizi sıkmayan, zamanın nasıl geçtiğini size unutturan çok çok güzel bir oyun.

Bu yılın tiyatro sezonunu işinin hakkını fazlasıyla veren bir oyun ile açtım. Genellikle beğenilerin değişkenliği ve çeşitliliğini düşünerek çok da gidin, görün, yiyin, için ifadelerini kullanmam biliyorsunuz. Ama bu oyun kaçırılmaması gereken, takipte olunması ve yakaladığınızda da izlemeye koşa koşa gitmeniz gereken bir oyun :)

Oyun hakkında detaylı bilgi için buraya bir tık yeterli.

Keyifli seyirler…

9 Ekim 2009 Cuma

ANTAKYA GEZİSİ 5














KÜNCÜLÜ KÜNCÜLÜ, RAMAZANIN GÜLÜ…

Küncülü, ramazanda tahin ve susamdan yapılan kıtır kıtır bir tatlı. Küncülü, susam demekmiş.

Antakya’nın Uzun Çarşı’sı meşhurdur, görmeden gelmeyin tavsiyeleri ile çarşının yerini sora sora bulduk ama bayramın ilk günü olması nedeniyle nerdeyse bütün çarşı kapalıydı. Açık olarak bulabildiğimiz çok az dükkândan birinde de bu tatlıyı görünce hemen yedim, görüntüledim ve satın alarak eve de getirdim :)

Mersin’de yediğim kerebiçden burada da tattım. Buradaki fıstıklı değil, cevizli olarak yapılmıştı ve bu şekli de çok çok güzeldi.


BİR SALÇA MACERASI

Bayram nedeniyle Uzun Çarşı’yı kapalı bulunca “Antakya’dan biber salçası ve nar ekşisi almadan dönmeyin” diye bize söylenen ve yapılması gerekenler listemize yapamadıklarımız olarak eklenecek salça ve nar ekşisi peşinde koşmamız bizi ilginç bir de durumla karşılaştırdı.

Eli boş döneceğimizi düşünürken bir arkadaşın açık bir mağazada çanta bakarken mağaza çalışanının evde salça üretip sattığını öğrenip çantacıda salçacı bularak başladı maceramız :)

“Bizim eve buyurun” diyerek amcamız aldı bizi götürdü evine. Tuhaf bir durumdu. Bir grup salça alıcısı olarak biz, yabancı bir şehirde hiç tanımadığı insanların evine konuk olduk :) Salçalarımız hazırlanırken, komşularının da nar ekşisi sattıklarını öğrenip nar ekşilerimizi sipariş ettik. Bu arada bayram sohbeti, evlerimizle telefon bağlantıları yaptık ne kadar salça, ne kadar nar ekşisi alalım diye :)

Önce çekingen bir şekilde kapıda başlayan diyaloğumuz evde akraba ziyaretine dönüştü. Evde yapılmış muhteşem içli köfte ( Arapçası orukmuş. Oruk da diyorlarmış ), kurabiye, ayran, çikolata ikramlarının hiçbirini reddetmeden siparişlerimizi bekledik :)

Sonunda elimizde salçalar, şişe şişe nar ekşileri ile birlikte akşam yemeğimizi, daha doğrusu meşhuuur mezeleri tatmak üzere Harbiye’ye doğru çıktık yola.

Harbiye için çok fazla bir şey yazamayacağım. Gidişimizde havanın kararmış olması, şiddetli yağmura yakalanmamız ve elektriklerin de kesilmesi ile sadece yediklerimize odaklandık.

Benzer yemekleri gün içinde yediğimiz için burada yediklerimizi kanıksayarak tattık ama her birimiz muhteşem künefeye bayıldık :)ben künefeyi aslında pek sevmem. Sıcak, peynirli kadayıf olarak tanımlar, kadayıfa haksızlık gibi görürdüm. Ammaaaa her şey yerinde bir başkaymış. Yediğimiz künefenin tadı hala damağımda :)

Yemekten sonra şiddetli yağan yağmurla birlikte konaklama yerimiz olan Mersin’e dönüş ve ertesi gün İstanbul’a dönüş ile gezimizi sonlandırdık :)

İstanbul’a varınca ne yaptık? Ballandıra ballandıra gezimizi, gördüklerimizi, yediklerimizi anlattık :)

Ben çevreme anlatmakla yetinmeyip bir de burada yazdım :)

Gidip görmek isteyenlerin de en kısa zamanda gezip görebilmeleri dileğiyle…

Keyifli gezmeler…


Foto1:Küncülü satış tezgahı

Foto2:Topluca küncülü

Foto3:Benim elimde ağzıma atmadan az önceki bir parça küncülü

8 Ekim 2009 Perşembe

ANTAKYA GEZİSİ 4



ASİ NEHRİ

Şehrin tam ortasından geçen bölümünü görebildik. Nehrin daha ihtişamlı ve güzel göründüğünü düşündüğüm Asi Vadisini ve etrafındaki köyleri de görebilmeyi çok isterdim.

Belki başka sefere…

Akıntının göründüğü yönün tam tersine akması nedeni ile Asi dendiğini öğrendim.

Daha önceki halini bilen bir arkadaşım, çektiğim resmi görünce suyunun ne kadar azalmış olduğunu söyledi.


Asi Nehri Hakkında Vikipedi'de buduğum bilgi de aşağıdaki gibidir.


Orontes olarak da adlandırılan Asi Nehri Lübnan Bekaa Vadisi'nin doğu kısmından doğar ve Türkiye Hatay ilinden Akdeniz'e dökülür. Asi Nehri'nin toplam uzunluğu 450 km olup, nehrin büyük bölümü Suriye toprakları içinde bulunmaktadır.
Antakya ile Akdeniz'e doğal su yolu bağlanmış olan Asi Nehri'nin ortalama su debisi 30 m³/sn dir.

6 Ekim 2009 Salı

ANTAKYA GEZİSİ 3






































































ANTAKYA ARKEOLOJİ ( MOZAİK ) MÜZESİ
Antakya Mozaik Müzesi görmeyi en çok istediğim yerlerden biriydi. Merak ettiğime de değdi.
Aslında şehrin merkezinde arkeoloji müzesi olarak sadece mozaik salonu bulunmuyor. Lahitler de bulunmakta ama mozaik salonları çok görkemli ve güzel.
Roma ve Bizans dönemi mozaikleri sergilenmektedir.
Flash kullanmadan ve herhangi bir ek ücret ödemeden fotoğraf çekebiliyorsunuz.
Giriş ücreti 8 TL. Müze Kart geçerli. Bayram olduğu için yine ücretsiz gezdik :)

Foto1:Geometrik dekorasyon mozayiği
Foto2:Narkisos mozayiği
Foto3:Kuşlar mozayiği
Foto4:Soteria mozayiği
Foto5:Oceanus mozayiği - İstanbul Arkeoloji müzesinde bu amcanın resmini çekicem diye az uğraşmamıştım.Yine karşıma çıktı, yine çektim :)
Foto6:Mozaik salonlarından bir görüntü
Foto7:Nehir ilahları mozaiği
Foto8:Eros ve Psyche mozayiği
Foto9:Tethys Oceanos mozayiği - Nerde Okeanos amca var , Nane Şekeri çeker hemen fotosunu :)

ANTAKYA GEZİSİ 2















SAINT PIERRE (PETER )KİLİSESİ










Hıristiyanlığın ilk kilisesi ( ya da kiliselerinden ) olduğu tahmin edilen mağara içine oyularak yapılmış, eski dönemlerde Antakya’daki Hıristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bir kilise.

Hıristiyan kelimesinin ilk olarak burada kullanıldığı düşünülmektedir.

Kilisenin girişinde taş bir sunak ile karşılaşıyorsunuz.

Zemindeki mozaikler dikkat çekicidir.

Kilisenin dağa açılan bir tüneli bulunuyor ( ben girmedim oralara ) .Bu tünelin gizlenme ve kaçmak için kullanıldığı düşünülmektedir.

Şimdilerde azalan, kayalardan sızarak toplanan suyun şifalı ve kutsal olduğuna inanılıyormuş.

Şu anda sadece müze olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Bayram olması nedeni ile Türklere ziyaret ücretsizdi.

Giriş 8TL.Müze Kart geçerli.
Foto1: Kilisenin girinin görüntüsü
Foto2:Giriş kapısının içeriden görünüşü
Foto3:Taş sunak
Foto4:Sunağın arkası.Ya da arkasındaki koltuk mu demeliyim?Bilemedim,sadece çektim işte :)

5 Ekim 2009 Pazartesi

ANTAKYA GEZİSİ 1










Bayram tatili gezimize kısa bir Antakya molasını da eklemeyi başarabildik.

Sadece bir gün vaktimiz olması nedeni ile Antakya’da belli yerleri gezebildik. Antakya, gördüğüm kadarı ile öyle bir günde anlayabileceğiniz, görebileceğiniz, çok da fikir beyan edebileceğiniz bir yer değil. Umarım bir kez daha detaylı şekilde görebilme imkânım olur.

Şehrin, tarihi yerleri, lezzetleri ve iç içe geçmiş kültürü ile ne kadar gizemli ve güzel ise yeni şehirleşmesini de o kadar estetikten uzak buldum.

Bayramın ilk gününü Antakya’ya ayırdığımız için pek çok yerin kapalı olması ile karşılaştık. Örneğin Sultan Sofrası adında çok ünlü olduğu söylenen restoranda yemek yiyemedik. Bütün gezimizde ne kadar çok ve aralıksız yediğimizden sık sık bahsetmiştim. Sultan Sofrasında yemek yiyememenin üzerimizde nasıl travmatik bir etki yarattığını artık siz de kolaylıkla tahmin edebilirsiniz :) Ama bu bizim hızımızı kesmeye asla neden olmadı.

Sabah köy kahvaltısı yapmak üzere yolda atıştırmalık yediğimiz poğaçalarımızın etkisi azalmaya başladığından hızla kahvaltı mekânı aramaya başladık. Karkışla’da bu şekilde güzel köy kahvaltısı yapabileceğimiz yerler olduğunu öğrenerek yemekle randevumuza doğru yola çıktık. Çıktık ama yolda ne bir tabela, ne bir işaret, ne de bize umut verecek kahvaltı mekânları göremeyince arabamızda bulduğumuz Bolu’da alıp varlığını unuttuğumuz çikolata ve bisküvi stoklarımıza sarıldık hemen.

Yol, etrafta kahvaltı mekânı olduğu konusuna ciddi derecede umut kırıcıydı. Tam dönelim artık başka yerde bir şeyler ararız derken karşımıza Karaköse Çay Bahçesi diye bir yer çıktı:)

Beklediğimize değmiş ve muhteşem kahvaltımıza ulaşmıştık. İçinde rahat rahat yayılarak kahvaltımızı yapabileceğimiz küçük bir kulübede yaptılar servisimizi. Çok keyifliydi. Bahçesindeki masaları ayaklarınızı suya sokabileceğiniz küçük havuzlara yerleştirmişlerdi.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra biraz dinlenip, biraz sohbetten sonra artık tarihi yerlere gitmek üzere yeniden düştük şehir merkezine doğru yollara.

İlk durağımız olan Saint Pierre Kilisesi bilgileri için yarın burada buluşalım mı? :)
Foto1: Kahvaltı mekanımızın bahçesi.Masalar suyun içinde.
Foto 2: Semaverde çay keyfi
Foto 3: Köy kahvaltımızın bir kısmı.